Kalp durmasından (Kardiyak arrest) sağ çıkan bir doktorun “Ölüme Yakın Deneyiminin” kanıta dayalı anlatımı

Özet

Ölüme Yakın Deneyimlerin (ÖYD) doğasını araştıran araştırmalar kapsamlıdır. Ölen bir beyindeki fizyolojik değişikliklere bağlı halüsinasyonlar da dahil olmak üzere, deneyimlerin kökenini açıklamak için önerilen çeşitli varsayımsal mekanizmalar vardır. Bununla birlikte, bu teorilerin ÖYD ‘lerin bir takım özelliklerini açıklayamayacağına dair artan kanıtlar vardır. Bu yazıda, 32 yaşındayken üçüncü çocuğunun doğumunda ÖYD yaşayan bir doktor olan Bettina Peyton’ın ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde kanıtlanmış vaka çalışmasını sunuyoruz. Veriler, 1) ÖYD sırasında bireylerin, bilincin sadece nöronların aktivasyonu ile üretildiği materyalist bakış açısına göre mümkün olmayan, duyusal algı deneyimleri yaşadıkları ile ilgili ve 2) ÖYD ile ilgili önceki çalışmaların hipotezlerini destekleyen ek kanıtlar sağlamaktadır (bilincin doğasını anlamalarında ve kutsallığa hayatlarında verdikleri yerde köklü bir değişime).

Giriş

Ölüme Yakın Deneyimlerin (ÖYD) doğasını araştıran araştırma literatürü artık kapsamlıdır (inceleme için Parnia, 12’ye bakınız). ÖYD’ler, kalp durması, koma, intihar girişimi, boğulmaya yakın olma ve ayrıca otomobil kazaları ve diğer travmatik fiziksel olaylar gibi ciddi ancak hayatı tehdit etmeyen durumlar da dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere çeşitli durumlarda ortaya çıkar. Beyindeki düşük oksijen seviyeleri veya ölmekte olan bir beyinde meydana gelen fizyolojik değişiklikler de dahil olmak üzere, deneyimlerin kökenini açıklamak için çeşitli mekanizmalar vardır. Bununla birlikte, bu teorilerin ÖYD’lerin, örneğin kardiyak arrest (kalp durması) sırasında fizyolojik olarak mümkün olmaması gereken olayların görsel ve işitsel algılanması da dahil olmak üzere, açıklanması güç kanıtlar sunan (düz bir EEG kayıtları ile serebral korteks aktivitesinin olmayışı) ve gittikçe büyüyen bir literatür vardır.

Kalp durması sırasında ÖYD’ler üzerinde van Lommeletal., Greyson, Schwaninger ve ark., Klemenc-Ketis ve Parnia ve ark. olmak üzere bir dizi prospektif çalışma yapılmış olsa da, beyin ve kalp çalışmadığında duyusal algının olduğunu doğrulayan bu çalışmalarda rapor edilen vaka sayısı düşüktür. Rivas ve ark. da dahil olmak üzere diğer araştırmacılar, kalp durması ve diğer nedenlerle ilgili ÖYD sırasında 100’den fazla doğrulanmış duyusal deneyim vakası topladı. ÖYD sırasında meydana gelen duyusal deneyimler hakkındaki bu kümülatif verilere rağmen, bu araştırma alanı henüz materyalist bir çerçeveye bağlı olan çoğu sinirbilimci ve doktor tarafından geçerli olarak kabul edilmemiştir.

Birçok ÖYD’de not edilen ikinci bir karakteristik ise bireyin yaşam perspektifinde, bilincin doğası ve kişinin bilincinin bedenin ölümünden kurtulup kurtulmadığı konusundaki bir dönüşümdür. Bu perspektif değişikliği tipik olarak daha geniş bir manevi dönüşüm, yani yaşamın içindeki kutsal yerdeki temel bir değişiklik içine gömülüdür, bu da aynı zamanda yaşamda kimlik, anlam ve amacın radikal bir şekilde yeniden düzenlenmesine yol açar. Greyson ve Khanna, ÖYD yaşayan kişilerin Spiritüel Dönüşüm Ölçeği 1’den, ölmek üzere olan ancak ÖYD yaşamayan kontrol grubuna oranla anlamlı olarak daha yüksek puan aldıklarını göstermiştir. Bu, ÖYD’nin önemli bir özelliğidir; şöyle ki, yaşanıp bitmiş bir deneyim gibidir ancak birkaç dakika süren bu deneyimin bir bireyin sonraki yaşamını önemli ölçüde dönüştürebileceği izlemini uyandırmaktadır.

Bu yazıda, üçüncü çocuğunun doğumunda ÖYD yaşayan doktor Bettina Peyton’ın ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde ele alınan vaka çalışması sunulmaktadır. Hipotezlerimizi destekleyen ek göstergeler şunlardır, 1) ÖYD süresince kişiler, bilincin sadece nöronların aktivasyonu ile üretildiği materyalist bakış açısına göre mümkün olmayan algısal deneyimler yaşarlar, ve 2) ÖYD, bunu yaşayan kişilerin bilincin doğası hakkındaki anlayışlarında ve kutsallığı hayatlarında yerleştirdikleri bölgede köklü değişikliklere yol açar.

Metotlar

Bu vaka çalışmasında tartışılan birey, bu çalışmanın ikinci yazarı olan Bettina Peyton’dur. Yazar Marjorie Woollacott, Boston’daki bir etkinlikte Bettina Peyton ile tanıştı. Woollacott’un ÖYD konusuna ilgisini duyduktan sonra Peyton kendi ÖYD deneyimini paylaştı. Deneyimi tartışırken, hayatında ve kariyerinde daha sonraki dönüşümsel değişiklikleri de anlattı. Woollacott, Peyton’a ÖYD deneyimi ve bunun yaşamının sonraki döneminde yol açtığı değişiklikleriyle ilgili bir röportaj yapmayı isteyip istemeyeceğini sordu. Ayrıca ÖYD Ölçeği’ni ve Ruhsal Dönüşüm Ölçeğinin Ruhsal Büyüme alt ölçeğini tamamlamayı kabul etti.

Peyton, röportaj sırasında 58 yaşında olan Kafkas bir kadındır. Tıp eğitimini New Jersey’deki Rutgers Tıp Okulu’nda (şu anda Robert Wood Johnson Tıp Okulu olarak bilinir) aldı ve Dahiliye’deki ilk iki yılını burada tamamladı. Daha sonra o ve kocası (o da eğitimi devam eden bir doktordu), öğrenciliğinin üç yılını geçirdiği ve 1986’da eğitimini tamamladığı Boston’daki Harvard eğitim hastanesi Beth Israel Deaconess’e (şimdi Beth Israel Deaconess olarak adlandırılır) geçti. Doğum izninden sonra (ikiz erkek çocuklarını dünyaya getirdiği) 1987-1989 yılları arasında Tufts New England Tıp Merkezi’nde intörn olarak çalıştı.24 Mart 1988’de kızının doğumunda bir ÖYD yaşadı. Ertesi yılın Ağustos ayında Peyton meditasyon yapmaya başladı. Ayrıca, çocuklarıyla ilgilenmek için doktorluk mesleğine ara verdi ve bu sırada kocası ile birlikte New Hampshire’a taşındılar. Orada 1992 yılında doktorluğa tekrar başladı ve 2010 yılında emekli oluncaya kadar Darülaceze ve Palyatif Tıp alanında uzmanlaştı.

Bu çalışmada değerlendirme aracı olarak ÖYD Ölçeği ve Spiritual Transformation Scale kullanıldı. ÖYD ölçeği 16 maddeden oluşmaktadır ve ÖYD’in bilişsel, duygusal, hissi, paranormal ve metafizik (doğaüstü/insan bilincini aşan) bileşenlerini ölçmek amacıyla tasarlanmıştır. Bileşenlerin her biri ÖYD’nin farklı bir yönüne hitap eder ve ölçeği tamamlayanlar tarafından; 0: yok, 1: var veya 2: çok güçlü var şeklinde işaretlenir. Maksimum 32 puandan 7 puan alınması bireyin ÖYD yaşadığını gösterir. Greyson ve arkadaşları bu aracın geçerli ve güvenilir olduğunu kanıtlamış ve Raschrating ölçek modelini kullanarak ölçeğin psikometrik özelliklerini doğrulamıştır.

Spiritual Transformation ölçeğinin Spiritual Growth alt ölçeği, “spiritüellik benim için daha önemli hale geldi” ve “Hayatımı eskiye göre daha kutsal görüyorum” gibi likert tipi sorular içeren 29 maddeden oluşmaktadır. Greyson ve Khanna daha eski tarihli bir araştırmalarında ÖYD yaşayanlar ve yaşamayan kontrol grubunda spiritüel dönüşümü ölçmek için bu ölçeği kullandılar ve alt ölçek puan aralığını 29 ila 203 olarak buldular (ÖYD yaşayan grubun ortalaması 153.6 [SD ± 41.2] iken, ÖYD yaşamayan kontrol grubunun ortalaması 95.9 [SD ± 55.2] idi).

Peyton ve Woollacott 23 Ocak 2014’te Skype üzerinden bir ropörtaj yaptı, Woollacott bu ropörtajın ses kaydını aldı. Bu kayıt, Peyton’ın ÖYD’den sonraki yıllarda kaydettiği önceki notlarla desteklenmiş ve düzenlenmiştir.

Sonuçlar

Peyton’ın ÖYD ölçeğine verdiği cevaplar ve puanları Tablo 1’de gösterilmiştir. ÖYD puanı 32 üzerinden 23’tü (7 ve üzeri puan ÖYD olarak değerlendirilmektedir). Bu, Greyson ve Khanna tarafından yapılan önceki çalışmadaki ÖYD’lerin ortalama puanından (230) önemli ölçüde yüksek bir puandı.

Aşağıda Peyton’ın deneyimi hakkında anlattıkları bulunmaktadır. ÖYD deneyimi ile bu deneyim sonrasında hayatındaki ve kariyerindeki değişimleri içeren ÖYD deneyimi kendi anlattıkları baz alınarak özetlendi.

ÖYD, Peyton’ın 32 yaşında olduğu 1988 yılının Mart ayında meydana geldi. ÖYD’yi deneyimlediği dönemde iki yıldır Tufts New England Tıp Merkezi’nde genel dahiliye doktoru olarak çalışıyordu. Peyton’ın ÖYD’e aşinalığı yoktu, ÖYD yaşayanlarla ilgili bir şey hiç duymamıştı. Bunu yaşadığı sırada ölümün, kişinin varlığının sonu olduğunu hissettiğini söylüyor. Peyton kendisini bilimsel veriye önem veren biri – sıkı bir materyalist olarak tanımlıyor (ÖYD öncesinde).

Peyton’ın anlatımı

Kadın doğum uzmanımın ilk hamileliğimde destek verip, ikiz erkek çocuklarımı sağlıklı olarak doğurmamı sağlamasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmişti. İkinci hamileliğim daha komplike oldu. Ultrason sonuçları, plasentanın doğum kanalını tıkadığını ve uterus genişledikçe kanama riski taşıyacağını ortaya koymuştu.

Kanamalar gebeliğin yedinci ayında başladı. İki yıl önce eğitimimi tamamladığım hastaneye kaldırıldım. Planımız bebeği, ciğerleri solunum cihazı olmadan kendi kendine nefes alacak kadar olgunlaştığında doğurmaktı. Aynı hastanede doktor olan kocam hastanede yattığım süre boyunca her akşam ikiz oğullarımızı yatmadan önce bir hikaye okumak ve iyi geceler öpücüğü vermek için yanıma getirdi. Bu ameliyatın oldukça fazla risk taşıdığının farkındaydım. Plasenta uterusun önünden uzandığından, kadın doğum uzmanım insizyonu (kesme işlemini) doğrudan içinden yapmak zorunda kalacak ve esasen venöz göllerin (venöz lake) süngerimsi kütlesini kesecekti.

Önemli miktarda kan kaybı bekleniyordu. Bu nedenle gerekli olursa diye geri transfer edilebilmesi için kendi kanımı depolamaya başladım. Her hafta bir ünite kan veriyordum ve bu kan, kan bankasında depolanıyordu. Anestezi uzmanım ameliyat sırasında beklenmedik komplikasyonların ortaya çıkması ihtimaline karşı genel anestezi kullanılmasını önermişti. Sonunda, hastaneye yatmamdan 1 ay sonra bebeğin akciğerleri kendi kendisine yetecek duruma gelmişti ve ben ameliyat odasındaki masanın üzerindeydim, ameliyat için hazırlık yapılıyordu. Depoladığım kan poşetlerim gerekli olursa diye kullanmaya hazır halde sağ omzumun yukarısındaki serum askısında takılı duruyordu. Hemşire karnımı temizlerken ve üzerime ameliyat örtüsünü örterken soğukkanlı olmaya çalışıyor, anestezi uzmanım her iki koluna büyük çaplı serumlar alırken ben onunla şakalaşıyordum. Daha sonra anestezinin soğuk akışı damarlarıma girdi ve bilincimi kaybettim.

“Kan basıncı çok düşük!” Anestezi uzmanımın alarm veren sesi beni derin uykumdan uyandırdı. Birden bire, operasyonun tam ortasında, tamamen uyanıktım. Sanki bir anahtarın çevrilmesiyle yüksek bir farkındalığa uyandım, daha önce hiç yaşamadığım şekilde, sanki tüm hayatım boyunca uykuda olan beynimin büyük bir kısmı aniden açıldı. Beynimi yıkayan ilaçların ulaşamayacağı bu süper uyanıklık hali ne kadar muhteşem! Genel anestezi altındaydım ve hayatımda ilk kez gerçekten tamamıyla uyanıktım! Bu uyanmış benliğin, gerçek ben olduğu kesin olarak belli! Koşullar göz önüne alındığında ne kadar sakin olduğum da ayrı bir şaşırtıcı durum! Kesinlikle korku yok. Ameliyat sırasında karnımda yapılan işlemlerin ağrısız hislerini hissedebiliyordum. Anestezi uzmanımın endişeli bir şekilde cerraha kan kaybını sorduğunu duyabiliyordum. Cerrahın gergin yanıtı şok ediciydi: “Bebek gitti” diyordu. Sağ omzumun üzerinden yüksek bir küfür patladı. “Sıçıyım (Shit)! Artık hiç tansiyonu yok! ”

Hemen ardından göğsümün ortasında derin bir durgunluk hissettim. Bir şeyler eksikti. Bu, kalbimin atışıydı. Kalbim durdu. Ama aynı zamanda da odayı izleyebiliyordum. Ne harika! Fiziksel gözlerimdeki göz kapakları, korneaları korumak için kapalıydı, ancak başka bir mekanizma ile mükemmel bir şekilde görebiliyordum. Serum direğinde asılı olan ve nakledilmiş olan boş kan torbaları vardı. Anestezi uzmanım, belli ki kalp atışımın olmadığından habersiz, hemen yanımdaki taburesine çömeldi.

Ardından, kalp atımını gösteren monitörden bir dizi yüksek biip sesi gelmeye başladı.  Anestezi uzmanı yerinden fırladı ve duvardaki büyük kırmızı düğmeye çarparak hastanenin canlandırma ekibini çağırdı. Üzerimde serili cerrahi örtüleri fırlattı ve kaslı kolları ile göğsümü pompalamaya (kalp masajı) başladı. Hayalet gibi solgun bedenim aşağı yukarı inerek sarsılıyordu.

İhtimallerin en kötüsü oluyordu. Bebeğimi kaybettim, tüm kanımı kaybettim ve kalbim durdu. Ama şaşırtıcı bir şekilde, dehşete kapılmak yerine, felaketi olağanüstü bir dinginlikle izliyorum, farkına vardığım üzere: Ölüyorum. İçimdeki bir şey zaten biliyor: savaşmak işe yaramaz, yapılacak tek şey rahatlamak ve serbest bırakmak.

Göğsümdeki durgunluk genişliyor ve beni içine çeken bir enerji akımı hissediyorum. Akışın içine girdim, derinlerde yüzdüm. Odanın ve bedenimin tüm farkındalığı ortadan kalktı. Bir kenara doğru, ötesindeki geniş bir boşluğa doğru yüzüyorum. Ve sonra, görünmez bir eşik üzerinde kayarken, zarif bir serbest düşüşte geriye, aşağıya ve aşağıya… hiçliğe. Karanlık beni içine alıyor. Ve sonra — hiçbir şey.  Dünya ya da kendi varlığım hakkında hiçbir fikrim yok.

Ka-BOOM! (patlama sesi)— Gürleyen bir ses, her yerde yankılanıyor ve ben… Sanki büyük bir engelden patlamış gibi uzayda asılı kalıyorum. Yankılar kayboldu. Özgürüm — ve yaşıyorum! Bedensiz, ebedi, saf varlık – Ben gerçekten buyum! Her zaman öyleydim ve hep öyle olacak.

Derin sessizlik. Kadifemsi karanlık, gece gökyüzü gibi, her yer… Işıltılı karanlığın sonsuz ışıltısı, parıltılı, büyüleyici… Her yönden, ufuksuz, şaşırtıcı güzellik… Sınırsız, ışıltılı ışık… Bir aydınlanma oldu: Bu ışık canlı! Her yönden gelen bu ışık dostça bir tanıma ile benim bakışıma karşılık olarak bana bakıyor. Ve biliyorum: Bu parıltılı boşluk, Yüce Gerçekliktir ve Bilinç’ten başka hiçbir şeyden oluşmaz – her şeyi bilen, sonsuz ve potansiyelle titreşen. Bu, her şeyin temeli (kaynağı).  Bir huşu ve neşe patlamasıyla, odağım onun uçsuz bucaksız boşluğunda genişleyerek yükseliyor, sınırsız ihtişamında keyifle doluyor. Sonra durgunluk. Sessiz, kadifemsi ışıkla sarılmış, bütünüyle tamamlanmış (bütünlüğünü sağlamış, doyuma ulaşmış, tam-tamam olmuş anlamında), mükemmel bir güvende hissetme halindeyim.

“Yaşamalısın.” Parıldayan ışıktan yankılanan, kelimelerle değil, bir çeşit sessiz gök gürültüsü ile konuşan bir ses. “Yaşamalısın”, dedi ses yeniden. Mesaj basit, ama mantıklı değil. Bu “sen” dediği kim ve zaten şüphe götürmez bir şekilde canlıyken, “yaşamak” ne demek?

Bir şey dikkatimi çekiyor: karanlıkta derinlerde bulunan küçük bir mücevher gibi parlayan bir ışık. Bu ışığa odaklanıyorum ve onun birçok yönünü görüyorum – tüm yaşamın renkli sahneleri eşzamanlı olarak ekranda. Bir zamanlar yaşayan birisinin tüm deneyimi… çok tanıdık biri… ve yavaş yavaş hatırlıyorum… Bir zamanlar bir kişiydim ve o kişinin geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm deneyimine bakıyorum, eşzamanlı olarak vuku buluyorum, titreyen bir ışık noktası hepsini içeriyordu.

“Yaşamalısın.” Komut üçüncü kez geldi. Açıktı: O yaşama döneceğim. Ama bu minik dünyaya nasıl uyum sağlayabilirim? Ayrıca, o kişinin hayatı da sona erdi. Nasıl diriltilebilir?

Sonra, sözsüz bir iletişimin kesintisiz akışında, o yaşama nasıl geri döneceğimin bilgisi farkındalığımın içine girdi: Korkusuz olmalıyım. Bu ana odaklanma halini sürdürmeliyim (korumalıyım). Yaşayacağımın kesinliğini korumalıyım (sürdürmeliyim). Dikkat dağıtıcı herhangi bir şey veya kaygı… ve ben dirilemeyebilirim.

Bir sonraki anda, hızlı bir girdap ve büzülme ile birlikte muazzam bir acelecilik sesi var, sanki bilinç genişliğinin tamamı büyük bir girdaba dönüyormuş gibi, muazzam bir hızla aşağı doğru akıyorum. Sonra, sanki beklenmedik bir şekilde, bu hengâme ani bir durma noktasına geldi ve algı balonlarım hastanenin ameliyathanesindeki sahneyi gözler önüne sermek üzere açıldı, sanki bir an bile geçmemiş gibi. Sahnenin yukarısındaki bir bakış açısından izlerken; ben, üstün (insan aklını aşan) Bilincin gücünün akmasına aracı olan açık bir kanalım.

Anestezi uzmanı hala göğsümü pompalıyordu ve cerrah kan dolu karnımda çalışıyordu. Canlandırma ekibi acele ediyordu. Doktorlar çift kapıdan içeri giriyor ve şaşkın, nefes nefese, durabilmek için patinaj yapar durumdaydılar.

Vücudumun etrafındaki yerlerini alırlarken, akıllarının kaçınılmaz olanı (bariz şekilde beklenen durumu) canlandırdığını hissedebiliyorum: O zaten gitti. Ve bu doğru: Anestezistin göğsümü pompalamasının altında sarkık bir şekilde sallanan bu vücut, geri dönüşü olmayan bir şekilde ölü gibi görünüyordu. Deri hayalet gibi beyazdı ve retraktörler tarafından geniş bir şekilde açık durması sağlanan yarılmış karın boşluğu, parlak kırmızı kanla doluydu. Yerde kan vardı.

Bettina’nın zihnini daha düşük bir seviyede hissediyordum, korku ve ızdırap içinde çalkalanıyordu, yine de (bu durumda olduğu halde) meslektaşları tarafından böyle bir şekilde görülmüş olma düşüncesi ile uğraşıyordu – beyaz önlük ve stetoskop yok – karın, bağırsakları sergileyen bir şekilde açık. Bettina’nın tedirgin edici zihninin tehlikeli bir dikkat dağıtıcı olduğunun farkına vardım ve dikkatimi bundan kurtardım. Bilinç, ameliyat masasının etrafındaki yerlerini alırlarken ekip üyeleriyle doğrudan iletişim kurdu. “Ben yaşayacağım! Bunu yapabilirsiniz! Haydi, şimdi işe koyulalım! ” Bilinç, enerjiyi artırmak için ameliyat ortamına sürekli bir akım yolluyor, ekibin arasında tıpkı bir koç gibi tezahürat ediyordu. Evet evet! Ben yaşayacağım! Bütün oda mucizevi ışıkla dolu. Oda personel kaynıyordu. Eylemin merkezindeki cerrahım tamamen odaklanmış durumdaydı. Yaygaranın ve aciliyetin ortasında, kanla dolu bir cerrahi ortamda; sonradan, hayatındaki ilk üç dakikalık histerektomisi (rahim ameliyatı) olduğunu ilan edeceği ameliyatı gerçekleştiriyordu.

Görsel bakış açım sahneyi aşıyor ve kuşatıyor, ancak aşağıdaki ceset benzeri bedende meydana gelen tüm hisleri de hissedebiliyorum. Ameliyat dayanılmaz derecede acı verici olsa da – karında yoğun bir bükme ve çekme – deneyimim acıdan tamamen uzak (özgür). Yine de, bir noktada karnın burkulması o kadar yoğunlaşıyor ki, tüm dikkatimi yakalamakla tehdit ediyor. Ne cesur bir istek gibi görünüyor, acının acele edip edemeyeceğini merak ediyorum, sadece biraz? Eğlenceli bir coşku ile  – Sadece sormak zorundasın! –  acı, anında çok daha düşük bir seviyeye düşer.

Sağ şahdamarımdan bir kateter sokulup hareketsiz kalbime doğru ilerletilirken boynumda ağrı var. Daha keskin bir ağrı dikkatimi çekiyor: anestezi uzmanı sağ bileğime yeni bir hat açmaya çalışıyor, ancak kansız arter (atardamar) çöküyor ve iğne daha alttaki hassas kemiğe batıyor. Sağ el bileğimde hissettiğim ve geçmeyen saplanma acısı dikkati dağıtıcı. Anestezi uzmanına dirsekteki daha büyük, daha proksimal arteri denemesini önerdim. Olumsuz tepkisini, sanki reddederek başını sallıyormuş gibi, somut olarak hissediyordum. Daha büyük arterin yanında uzanan sinire zarar vermekten endişe ettiğini biliyordum. Onu tekrar tekrar, daha kuvvetli bir şekilde çağırıyordum (dikkatini çekmeye çalışmak anlamında), ancak iğneyi çökmüş artere sokmaya çalışma işine devam ediyordu. Son kez, bir irade kabarmasıyla (arzulu bir şekilde isteyerek), Bilinç sessiz bir güç patlamasıyla patladı, “Yap hadi (dirseği dene)!” Bununla birlikte anestezi uzmanı doğruldu, kolumun kıvrımındaki daha büyük artere döndü, kateteri yerleştirdi ve ilk denemede soktu.

Herkesi neşelendiriyorum. “Evet evet!! Hepiniz harika gidiyorsunuz! Bunu yapabilirsiniz! Ben yaşayacağım! ” Üstün alemden akan Bilincin gücü, odayı enerjisiyle dolduruyor. Tüm ekip koreografik bir dansın içerisinde dans ediyorlarmış gibi senkronize şekilde hareket ediyordu. Her insan kendi rolünü mükemmel bir şekilde oynuyor, ancak tüm çabalarına rağmen hareketsiz kalbimi çalıştıramıyorlardı.

Beyaz saçlı bir cerrah odaya girdi, diğerlerinden çok farklı görünüyordu. Beyaz ışıklı bir alev başının üstünden alev alıyor gibi görünüyordu ve vücudunun etrafında altın bir aura vardı. Bu kıdemli cerrah, kalabalık odada yol açarak telaşsız, ağırbaşlı bir nezaketle yürüdü. Sağ tarafıma geldi. Görevine yoğun bir şekilde odaklandı, tam karşısındaki doğum uzmanıma bile bakmıyordu. Tek kelime etmeden yaşlı cerrah karnıma uzandı. Elleri kan gölünde kaybolurken, bakış açım değişti ve şimdi vücudumun içinden izliyordum. Parmaklarının uçlarındaki parmak izlerini en ince ayrıntılarıyla görüyormuşum gibi hissettim – cerrahi eldivenleri zamandan tasarruf etmek için kullanmamış gibi görünüyordu. Parmaklarını aortumun etrafına sararak büyük damarları kapatıp kan akışını kesti. Karnın kanamasını kesti ve sistemimde kalan kanı beynime ve kalbime yönlendirdi. Farkındalığımın tüm gücü vücudumun ortasındaki yumruğunda toplandı, vücudun derinliklerinde diğerlerinden çok daha kötü bir ağrı bırakarak yoğun bir his noktasına bağlandı.

Aniden, cerrahın yumruğundaki bir noktadan, vücudumun tam ortasında, bir güneş patlaması gibi beyaz-sıcak bir ışık patlaması oldu. Işık, vücudumdan yıldırım hızıyla yükseldi, milyonlarca hassas kanala dallandı, her gözeneği, her hücreyi aydınlattı. Her ne kadar yakarcasına sıcak ve şaşırtıcı derecede parlak olsa da bu ışıma kesinlikle iyi niyetliydi. Sistemimden geçerken, varlığımın her seviyesini sevdi, iyileştirdi, yeniden canlandırdı. Işık kolajı tek bir sonsuz kütleye dönüştü ve bilinmeyen bir süre için yüce coşkuda kayboldum.

Bireysel bilincim geri döndüğünde, artık vücudumun içindeydim ve ameliyat masasında sersemlemiştim. Şükran hissim takımdaki herkese, özellikle de yaşlı cerrahlara doğru taştı. Eli, evrensel Bilincin hayat kurtarıcılığı işini yaptığı bağlantıydı ve bu basit eyleminin, kritik dönüm noktası olduğunu biliyordum.

Sonra yaşlı cerrahın sesini duydum: “Kompresyonları durdurun.” Aortumdaki atmayı hissedebilirdi. Herkes sessizce durdu ve bekledi. Elbette, durduktan sekiz dakika sonra kalbim tekrar atıyordu. Birkaç dakika sonra doktorlardan biri eğildi ve kulağıma beni daha fazla sevinçle dolduran bir mesaj fısıldadı: “Çok güzel bir kız bebeğin var ve durumu iyiye gidiyor.”

İlk dönüşüm

Peyton, yoğun bakım ünitesinde uyandıktan sonra ilk dönüşümünü anlatıyor

Yoğun bakım ünitesindeki anesteziden uyandığımda, çevremde doktorlar ve personel, bir de kocam vardı. Olanları canlı bir şekilde hatırladım. Boğazımda bir endotrakeal tüp vardı – bu yüzden konuşamadım. Elimi kaldırdım ve yazmak istediğimi söyledim. Bana peçete getirdiler. Kardiyak arrest, histerektomi hakkında yaşananları bildiğimi ve bir kız çocuğum olduğunu belirten birkaç kelime yazdım. Onlara, her şeyi söylemeden önce, tüm olay boyunca bilinçli olduğumu göstermek istedim.

Kocama müjdeyi anlattığım için heyecanlıydım: “Siz bedeniniz değilsiniz! Ölmek korkmaktan başka bir şey değildir! ” Kocam, bir ateist, deli gibi bana baktı. Ona ne keşfettiğimi anlatmaya çalıştığımda tek bir kelimem vardı: “Bilinç”. Ona göre bu kelime sadece bir hastada uyanıklık seviyesini teşhis etmek için kullandığımız tıbbi bir terimdi. “Hayır, hayır, anlamıyorsun,” dedim. “Bahsettiğim bilinç olağanüstü bir şey – her şeyi kapsayan, her şeyi bilen, güçlü olan bir bilinç!”… Başını salladı. Bu sözler ona uzun zaman önce reddettiği dini hatırlattı. “Hayır, anlamayan sensin,” dedi. “Olağanüstü bir şey olmadı. Bu sadece bir hayal, oksijenden yoksun beynin tarafından üretilen değiştirilmiş (alter) bir durum. ”

Kardiyak arrest sırasındaki deneyimlerin doğruluğuna dair kanıt

Woollacott, Peyton’ın daha sonra anestezi uzmanı veya cerrahla ameliyat sırasında arteriyel kateteri kola sokma veya diğer olaylar konusunda konuşup konuşmadığını sordu. Fizyolojik olarak mümkün olmayan şeyleri gördüğünü doğruladılar: Endotrakeal tüp çıkarılır çıkarılmaz beni bilgilendirmeden önce doğum uzmanım ve anestezistime doğumla ilgili olayları anlattım, anestezi uzmanının bileğimdeki arteri kateterize etme çabalarını da anlattım; brakiyal artere gitmesini söylediğimi ve onun nasıl reddettiğini. Sonra ona nasıl bağırdığımı anlattım, “Yap hadi! Koluma git!”  İçindeki sözleri (iç sesini) duyduğunu söyleyerek solgunlaştı, “Sadece devam et”, bu da onu bilekle uğraşmayı bırakmaya ve dirsekteki artere gitmeye zorlamıştı.

Birkaç gün sonra, yaşlı cerrah hastane odama geldi ve kadın doğum ve jinekoloji bölüm başkanı olarak kendini tanıttı. Onu hemen tanıdım ve ameliyathaneye girdiğini ve aortumu eliyle tuttuğunu gördüğümü söyledim. Şaşırmış görünüyordu. Ona basit eyleminin hayatımı kurtardığını söyledim. Ancak, elinden vücuduma akan hayat kurtarıcı enerjinin farkında değildi, bu yüzden ona bu konudan bahsetmedim.

Tıbbi ekip tüm olaydan şaşkın kaldı, ancak kadın doğum uzmanı ve anestezi uzmanı, olağanüstü bir şeyin olduğunu kabul etmek ve bunun bilimsel olarak açıklanamaz olduğunu söylemek için Peyton’ın olayı ve ÖYD hakkında Boston’daki yerel bir TV programına katılmayı kabul ettiler.

Aşağıda, hastane personelinin yanıtlarına göre Peyton’ın yaşadığı deneyimlerin ve bu deneyimlerin doğrulanabilirliğinin bir tablosu bulunmaktadır (Tablo2).

ÖYD dönüşümü sonrası

Dönüşümsel olaylar genellikle ilk başta yönünü şaşırtan olarak tanımlanır. ÖYD’ler ve diğer manevi uyanışlar söz konusu olduğunda, bireyin dünya görüşünde (-ki bu görüşte kişi “Bilinc”in gerçekliğin temeli-kaynağı olduğunu belli bir seviyede anlar), sıklıkla dinamik bir süreci talep eden (başka türlü bir yaşam mümkün olmayacağı için değişimi güçlü bir şekilde öneren) ve ilk (başlangıçtaki) tohumun değişimini içeren dönüşüm yaşanır ve bu yeni anlayış derinleşir ve uzatmaları oynuyor olarak ifade edilir. Bir sonraki bölümde açıkça görüleceği üzere, ÖYD Peyton’un dünya görüşünde ani bir dönüşüm başlattı ve bunu, ÖYD deneyimini tekrar yaşamanın bir yolunu bulma ve devamında, bir doktor olarak kariyerine yaklaşımında bir dönüşüm de dahil olmak üzere, daha uzun vadeli bir dönüşüm izledi.

Yaşamda ve kariyerde uzun vadeli dönüşüm

Peyton, ÖYD sonrasındaki deneyimini ve bunun kariyerini nasıl dönüştürdüğünü daha derinlemesine anlamak için yaptığı araştırmaları anlatmaya devam ediyor:

Neredeyse ölmek zorunda kalmadan bu deneyimi tekrar yaşamanın mümkün olduğuna inanıyordum. Bunu bulma arayışına çıktım. Ölüme yakın deneyimlerle ilgili ilk kitapları buldum, bu da Boston’daki yerel Ölüm Sonrası Çalışmalar Derneği (IANDS) grubunun toplantısına katılmamı sağladı. 1988’de, deneyimlerimizi paylaşan sadece bir avuç kişiydik, ancak kimse bu aşkın duruma (üst bilince, üst bilinçle iletişimde olma haline) nasıl geri döneceğini bilmiyor gibiydi.

Sonra önemli bir ipucu buldum. Zihin / beden tıbbı konferansı için bir broşür okuyordum ve meditasyon kelimesi tam anlamıyla sayfadan atladı. O zamanlar meditasyonu hiç duymamıştım. Bir sonraki düşüncem: “Bir öğretmene ihtiyacım var.” idi. Bir yıl süren bir araştırmadan sonra bir öğretmen, bir meditasyon ustası buldum ve ilk seansımızda bir yıl önce girmiş olduğum aynı bilinç durumuna girdim. Şimdi meditasyonun bu bilinçle yeniden bağlantı kurmanın bir yolu olduğunu biliyordum.

Peyton, tıbbi kariyerinin odağını değiştirdi, yaşlılar evinde (darülaceze) çalışmaya başladı ve kendini palyatif (ciddi ve ilerleyici hastalığı olan) tıpa adadı: ÖYD’den sonra, beni yaşlılar evi doktoru olarak etkili kılan en büyük değişiklik, ölüm korkusunun olmamasıydı. Bir hastanın odasına gittiğimde, bu korku eksikliği başkaları tarafından hissedilebiliyordu bence. Ayrıca, hastalar ve aileleri için çok rahatlatıcı olan huzurlu bir hal (state) içerisine girmiştim. Ölüme yaklaşan biri olarak bana göre, hastaların genellikle meditatif bir duruma girdiği aşikardı. Ölüme yakın bir deneyimin veya derin meditasyonun bir parçası sayılabilecek geniş farkındalıkla – önsezi/görüş veya derin barışçıllık – manevi deneyimleri olan hastalara tanık olduğum için ayrıcalıklıydım.

Peyton, ÖYD’nden sonra darülacezedeki işiyle ilgili hassas dönüşümle ilgili bir örnek anlatıyor:

Darülaceze ve palyatif bakım hekimi olarak çalıştığım işim sırasında son dönem demansı olan birçok hastaya baktım. Bazen içsel özlerinin kaynağını oluşturan Benlik seviyesinde, onlarla ustaca bağlantı kurdum. Bu seviyedelerken tamamen sağlam olduklarını fark ettim, bir organ olarak beyinleri minimal derecede işlevsel olmasına rağmen. Ve bazen, onları bu temel (esas, asıl olan) seviyede görebildiğimi bildiklerine dair fiziksel kanıtlar vardı. Örneğin gözleri, derinden anlaşıldıklarını hissetmişler gibi, benimkiler gibi gözyaşlarıyla dolabiliyordu.

Tartışma ve Bitiriş

Yüzyıllar boyunca, ÖYD yaşarken bilinçsiz oldukları sürede meydana gelen olayları algılayan kişilerin anlattıkları yayınlanmıştır. Nöronların, bilincin tek üreticileri olduğu inancını koruyan materyalist bir bakış açısın ile fizyolojik olarak açıklanamayacakları için, bu algıların doğruluğu hakkında önemli tartışmalar olmuştur. Bununla birlikte, dikkatli tıbbi araştırma, kalp durması sırasında tıbbi ortamda meydana gelen ÖYD’in prospektif çalışmaları ile fiziksel beynin ötesindeki algının varlığını doğrulamaya devam etmiştir. Bir doktorun ÖYD’nin bu kanıtlanmış vaka çalışması, materyalist bakış açısının kısıtlılığını vurgulamaktadır – ki bu, gözleri kapalı, kalbi durmuş (kardiyak arrest yaşayan) bir hasta tarafından bir ÖYD sırasında hastane ortamında yaşanan olayların bilinçli algısını açıklayamayan bir kanıt daha ekliyor. Olgunun göze çarpan özellikleri arasında; ÖYD ölçeği skorunun 23 olması, derin ÖYD tariflemesi ve hastane personeli tarafından doğrulanan, fizyolojik hiçbir açıklaması olmayan kardiyak arrest sırasındaki altı algısal göstergenin bulunmasıdır.

Yakın tarihli bir ÖYD araştırmasında Parnia şunları söylüyor: Kardiyo pulmoner resüsitasyonu (CPR) beynin metabolik gereksinimlerini karşılamada yetersiz kalması ve beyin fonksiyonunun CPR ile tam olarak kesilmesi ve 2-20 s içerisinde eşzamanlı yavaşlamayla ve EEG’de kortikal yanıt alınamamasıyla ilişkili olduğu göz önüne alındığında, CPR sırasındaki  – yani beynin ‘işlevsel olmadığı’ düşünülen bir zamandaki –  bilinci gösteren raporlar, zihin ve beyin / beden arasındaki ilişki hakkında sorular ortaya çıkarır (Parnia, s.69).

Tartışmamızda bundan daha ileri gideceğiz. Bu çalışmadaki veriler;  Rivas ve arkadaşlarının Öz Ölmez kitaplarında yer alan 100 vakaya ve van Lommel ve arkadaşlarının, Greyson,  Parnia ve diğerlerinin makalelerine eklendiğinde, kümülatif olarak birikmiş bu kanıtlar, bilincin sadece nöronların aktivasyonunun bir ürünü olduğu hipotezine karşı güçlü bir argümanı desteklemektedir.

ÖYD’in dönüştürücü nitelikleri gerçekten ilgi çekicidir. ÖYD, bu doktorun inanç sisteminde hızlı bir dönüşüme neden oldu;  ÖYD’den önceki yaşamı ve kariyeri boyunca materyalist bir perspektiften bakarken, ÖYD’den sonra Yoğun Bakım Ünitesi’nde gözlerini açtığı andan itibaren ‘bilinci’ hemen, temel (kaynak) ve bağımsız beyin aktivitesi olarak algıladı. Bu ani değişikliği, daha sonra bu geniş farkındalık durumuna geri dönmenin yolunu arayışı izledi ve sadece kişisel yaşamında değil, kariyerinde de bir dönüşümle sonuçlandı. Bu nitel veriler (daha önce yapılan 230 ÖYD içeren çalışmadaki ÖYD ölçek puanlarının (153.8) ortalamasından oldukça yüksek olan), Peyton’ın 186 olan Ruhsal Dönüşüm Ölçeğinin Ruhsal Büyüme alt ölçeğindeki skoru ile doğrulanmıştır.

Peyton, meditasyon yoluyla bu deneyimin özüne geri dönebileceğini öğrendi ve bu ÖYD’den sonra hayatının düzenli bir parçası oldu. Bu ifade, daha sık meditasyon yapmak, hayatını kutsal olarak görmek, hayatını yönlendiren kutsal bir hissi (varlığı, bilinci) daha güçlü bir şekilde hissetmekle ilgili sorulara en yüksek puanı (7) verdiği STS Spiritüel Büyüme alt ölçeğindeki puanlarıyla desteklenmektedir; şu anda manevi olarak var olmak, manevi ritüellerde yer almak ve maneviyatı artık tüm varlığına daha derinden gömülü olmak. Buna ek olarak, darülacezedeki işi ÖYD’den sonra yeni bir önem kazandı; çünkü kendisinin de gözlemlediği gibi, onu yaşam sonu doktoru olarak etkili kılan şey ölüm korkusuzluğuydu. “Bir odaya girdiğimde korkusuzluğum başkaları tarafından hissedilebiliyor” diyor.

Peyton, meditasyon yoluyla bu deneyimin özüne geri dönebileceğini öğrendi ve meditasyon ÖYD’den sonra hayatının düzenli bir parçası oldu. Bu ifade, “daha sık meditasyon yapmak, hayatını kutsal olarak görmek, hayatını yönlendiren kutsal bir hissi (varlığı) daha güçlü bir şekilde hissetmek” ile ilgili sorulara en yüksek puanı (7) verdiği STS Spiritüel Büyüme alt ölçeğindeki puanlarıyla desteklenmektedir. Peyton’ın ÖYD deneyiminin nitelikleri, literatürde ÖYD’nin kendisi ve bireyin dünya görüşü üzerindeki ani etkisi ile ilgili açıklamaları desteklemektedir.

Greyson ve Khanna, ÖYD’lerin “bedeni terk etme hissi, fiziksel olmayan varlık ve ortamlarla karşılaşma, kozmiklik duygusu, zaman ve mekanın aşılması, derinden hissedilen pozitif ruh hali, kutsallık duygusu, noetic (akli faaliyetle ilgili) nitelik ya da sezgisel aydınlık (sezgisel zihnin açılması), paradokssallık (mantığa aykırılık), etkisizlik, geçicilik ve etkiler geçtikten sonra bile kalıcı pozitiflik (iyilik hali)” dahil olmak üzere manevi olarak tanımlanan birçok özellik içerdiğini belirtmektedir (Greyson ve Khanna, 6 s 45). Peyton tüm bunları deneyimledi (Greyson’un ÖYD ölçeğine verdiği cevaplarda da görülebileceği gibi), Greyson ve Khanna, Peyton’ın ÖYD’nin derinliğinin ve manevi büyüme derecesinin ÖYD sonrası dönüşüm çalışmalarıyla pozitif korelasyon gösterdiğini belirtti. Peyton’ın puanı hem Greyson’un ÖYD ölçeğinde hem de STS Spiritüel Büyüme alt ölçeğinde yüksek olduğundan, verileri bu araştırmayı desteklemektedir.

Özetle, bu veriler, daha önce değinilenlerle birlikte, ölüme yakın deneyimlerin, beyin aktivitesinin durmasıyla ilişkili daha yüksek veya geniş bir farkındalığa giriş kapısı açtığını düşündürmektedir. Veriler, bu deneyimin ani bir dönüştürme etkisine sahip olduğunu göstermektedir; bireyin, bilincin doğası hakkındaki anlayışını dönüştüren bir tohum ekilir. Buna ek olarak bu deneyim, darülacezede çalışmaya ve yaşam sonu hekimi olmaya yönelen Peyton’da, meditasyon, derin bir maneviyat ve dönüşümün derinlemesine çalışmasına yol açan (bu deneyime geri dönüş yolu bulmak içinki arayışları da dahil olmak üzere), daha uzun vadeli bir manevi dönüşüm için de bir tetikleyici görevi gördü.

……………………………………………………………

Bu yazı,

Verified account of near-death experience in a physician who survived cardiac arrest  

(Marjorie Woollacott, ,Bettina Peyton) https://doi.org/10.1016/j.explore.2020.03.005”  

adlı orijinal makalenin birebir çevirisidir. Tablolar hariç çalışmanın geri kalanı çevrilmiştir.

Kullanılırken kaynak belirtilmesi rica olunur.

……………………………………………………………

Sağlıcakla…

benkendimkendikendime

Çocuğunuzun Hayatında Babanın Etkisi

Yazar: Eirini Flouri

Yayınevi: Yakamoz

“İyi” babalık, bizi “iyi” çocuk sonucuna götürüyor mu?

Her ne kadar anneler çocukların birincil bakım vereni olsalar da, günümüzde babaların da çocuğun gelişim sürecinde önemli bir yeri olduğu artık bilinmekte. Bu anlayış batı ülkelerinde daha önce başlamış ve babanın çocuğu ile ilgilenmesinin sonuçları araştırılmaya başlanmıştır. Bizim ülkemizde ise son birkaç yıldır babaların önemi ve çocuğun gelişimine etkisi anlaşılmaya, merak edilmeye ve araştırılmaya, hatta babalara babalık eğitimleri verilmeye başlanmıştır (bknz. AÇEV).

Kitabın yazarı (Dr. Eirini Flouri) Oxford Üniversitesi Ebeveynlik ve Çocuk Araştırma Merkezi’nde yönetici yardımcısı ve araştırmacı olarak görev yapmış.

Bu kitap, Dr. Eirini Flouri’nin bir kısmını Prof. Ann Buchanan ile (Birleşik Krallık’ın çocuk ve ebeveynlerin kayıtlarını tuttukları 40 yıllık bir veritabanından da faydalanarak) yürüttükleri babalarla ilgili bir dizi kesitsel ve boylamsal araştırmalarını anlatmakta. Kitabın yazımında 245 makale kaynak olarak kullanılmış, en yakın tarihli makale 2004; yani çok fazla ve değerli bilgi var ancak bilgiler güncel değil, bir kısmının yeniden değerlendirilmesi gerekebilir, zira babalık denilince akla gelen görüntü-düşünce 2004’ten bu yana değişmiş olabilir.

Araştırma başlıkları genel hatlarıyla şunlar:

  • Baba ilgisi ve çocukların zihinsel gelişimi
  • Baba ilgisi ve çocukların eğitim sonuçları (başarıları-başarısızlıkları)
  • Baba ilgisi ve çocukların davranışsal sorunları ile saldırgan davranışları
  • Baba ilgisi ve çocukların ilişkilerinin niteliği
  • Baba ilgisi ve çocukların, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerindeki sosyo-ekonomik durumları
  • Çocuklarıyla birlikte yaşamayan babaların ebeveynliği ve çocukların psikolojik durumu

Terimler

Babalık nedir? Psikoloji alanında babalık genel olarak, babanın var olması – yani mevcudiyeti ve çocuğuyla ilgilenme düzeyi olarak kabul edilmekte.

Babalık ölçütü nedir? (“Babalık nedir?” sorusunun daha geniş tanımı)

  1. Babanın mevcudiyeti (babanın çocuk için ulaşılabilir olması, bir evde babanın var olması)
  2. Babanın şefkat göstermesi (çocuğunu sevme, onun mutluluğunu paylaşma, mutlu, huzurlu ve sağlıklı olması için fiziksel ihtiyaçlarını karşılama – çocuğun yaşına göre değişmekle birlikte örneğin yemeğini yedirme, yemeğini hazırlama, bezini değiştirme, tuvalete götürme, banyo yaptırma gibi)
  3. Çocuğun akademik durumunu ve sosyal becerilerini destekleme, çocuğun çevresindeki ona destek olan diğer kişilerle dayanışma halinde olma – pozitif tutum ve davranış gösterme
  4. Babanın kendisinin sağlıklı bir yaşam sürmesi (kendi fiziksel ve zihinsel durumuna özen göstererek doğru bir rol modeli olması)
  5. Babanın maddi durumu ve çocuğa desteği

(Bu ölçütler The National Center on Fathers and Families [NCOFF] Working Group and Fathering Indicators tarafından belirlenmiştir.)

Babalık ve çocuğun mutluluğu

Yapılan çalışmalar büyüme sürecinde kendisiyle birden fazla yetişkinin ilgilendiği çocukların daha mutlu, gelişim ve becerilerinin daha iyi olduğunu göstermektedir. Babanın çocuğuna olan bağlılığı çocuğun gelişimi üzerinde anneninkiyle aynı oranda etki yapmaktadır. Çocuğun ihtiyacı olduğunda her iki ebeveynine de kolaylıkla ulaşabiliyor olması, ona duygusal yönden desteklendiği hissini vermektedir.

Babaların çocuklarıyla olan ilişkisi incelendiğinde, çocuk-anne ilişkisinden farklılıklar gösterdiği de görülmektedir. İlgili babalar çocukları (anneye oranla) daha rekabetçi ve bağımsız olmaya cesaretlendirmekte, onlarla daha fazla oynamakta ve fiziksel olarak harekete geçirici etkileşimlerde bulunmaktadır. Bu sebeple babalar çocuk davranışlarının bazı özel kısımlarının gelişmesinde etkili olmaktadır.

Babalar çocuklarının mutluluğunda dolaylı yoldan da etkili olabilmektedir. Örneğin; çocuklarına düzenli maddi destekte bulunan baba, ailenin iktisadi düzeyini belli bir seviyede ve dengede tutarak ailenin ve dolayısıyla çocukların refah düzeylerine olumlu etki yapmaktadır.

Babanın çocuğuyla ilgilenmesi annenin psikolojik sağlığını olumlu etkilemekte, annenin kendisine zaman ayırabilmesine olanak sağlamakta ve bu durum dolaylı yoldan çocuğun gelişimini olumlu yönde etkilemektedir.

Bu çalışmadan çıkan sonuçları şöyle toparlayabiliriz:

Babalar çocuklarına ilgi gösterdiğinde (küçük yaşta birlikte oynama, kitap okuma, sohbet etme, dersleriyle ilgilenme, ergenlik dönemindekilerle birlikte aktivite yapma, sohbet etme, okul konularıyla ilgilenme),

  1. Çocuklar daha mutlu
  2. Hayattan tatminleri yüksek
  3. Özgüvenleri yüksek
  4. Zihinsel olarak daha sağlıklı
  5. Akademik motivasyonları ve okul başarıları yüksek
  6. Kız çocukların yetişkinlik dönemlerinde stres yaşama oranları düşük
  7. Kız çocuklar daha iyi bir eğitim hayatı sürmekte (ve yetişkinlik dönemlerinde başarılı bir yaşamları olmakta)
  8. Kız çocukların akranlarına karşı saldırgan davranış düzeyleri düşük
  9. Erkek çocukların suça karışma ve akranlarına zorbalık yapma oranları düşük
  10. Babanın ve annenin çocuklarına olan ilgisi veya ilgisizliği, birbirleri olan ilişkilerini güçlü bir şekilde olumlu veya olumsuz yönde etkilemekte
  11. Babaları ilgili olan çocuklar duygusal yönden iyi durumdalar ve okulda başarılılar. Benzer ve tersi şekilde babalar duygusal ve davranışsal sorunlar göstermeyen ve okulda başarılı olan çocuklarıyla daha fazla ilgilenmekte.
  12. Hiperaktivite görülme düzeyi düşük
  13. Çocuklarının doğumuna katılan babaların çocuklarıyla daha ilgili olduğu görülmüş
  14. Babaların, erken ve orta çocukluk döneminde, erkek çocuklarıyla kızlarına oranla daha fazla dışarı çıktıkları ve onların bakımını daha fazla üstlenme eğiliminde oldukları görülmüş. Babanın çocuğuna kitap okuma ve eğitimleriyle ilgilenme konularında cinsiyet farkı bulunmamış.
  15. Baba çocukla ilgilendiğinde, anne de çocukla daha ilgili
  16. Anne ve babanın ilgilendiği çocukların stres düzeyi düşük
  17. Çocuklukta ve ergenlikte anne, baba ve kardeşlerle iyi ilişkiler ve yakınlık hissi ile yetişkinlikte uyumlu evlilikle ilişkili

Bu kadar bilgiye rağmen elle tutulur çok az sonuç çıkmış çalışmalardan. Çünkü babalık kültüre, devletlerin ebeveyn destek politikalarına ve kişilerin “iyi babalık” kavramından ne anladığına göre değişiyor. Bu durum da verilerin sonuçlarının bir kısmını göreceli kılmış.

Babalıkla ilgili araştırma yapan başka çalışmaların ulaştığı sonuçlar:

  • İlgili babaların çocukları daha sosyal ve daha başarılı arkadaşlık ilişkileri göstermekte (Ulusal Çocuk Gelişimi Çalışması – NCDS)
  • Baba aşırı korumacı ise onlu yaşların başlarındaki çocuklarda özgüven sorunları görülmekte (Mori, 1999)
  • Baba aşırı korumacıysa ve şefkat göstermiyorsa, antenatal (gebelik döneminde) depresyon görülme riski artmakta (Kitamura, Sugawara, Shima, Toda, 1999)
  • İşsiz babalar çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmekte ancak bu, kaliteli bir zaman olmamakta. Bir işte çalışan ve daha eğitimli olan babalar çocuklarıyla daha kısa süreli ancak daha kaliteli vakit geçirmekte. Eğitimli olmasına karşın çok uzun saatler çalışan babalar, daha kısa süre çalışan babalara oranla çocuklarıyla daha az ilgilenmekte (Van Egeren, 2003)
  • Bekâr baba (ayrılmış ve partneri olmayan) ile büyüyen çocukların üniversiteye gitme oranları daha düşük (Han, Huang, Garfinkel, 2003)
  • Bekâr anneleriyle yaşayan ergenler daha az içki ve sigara kullanmakta (bekâr babalarıyla yaşayan ya da biyolojik ebeveynleriyle yaşamayan akranları ile kıyaslandığında) (Griesbach, Amos, Currie, 2003)
  • ABD’de bekâr ebeveynleri ile yaşayan ergenlerin suça karışma oranları daha yüksek (biyolojik aileleri ile yaşayan akranları ile karşılaştırıldığında) (Demuth, Brown, 2004)
  • Bekâr babalarıyla yaşayan ergenlerin suça karışma oranları, bekâr anneleri ile yaşayan akranlarından daha yüksek (Demuth, Brown, 2004)
  • Finlandiya’da, 8-9 yaş çocukları ile yapılan çalışma sonuçlarına göre;  bekâr baba ile yaşayan çocukların davranışları dışa vurumcu (öfke gibi olumsuz duygularını ve davranışlarını çevresine gösteren-yansıtan ) ve sorunları okulla ilgili. Üvey babaları ile yaşayan çocuklar ise içselleştirici (üzülme, öfkelenme gibi olumsuz duyguları içinde yaşayan, kendine zarar veren, bu duyguları çevresine yansıtmayan) ve sorunları evle ilgili (Luoma ve ark, 1999)
  • ABD’de, 3 yaşındaki çocuklarla yapılan çalışmaya göre; iki ebeveynle yaşayan çocuklar (ebeveynlerden biri üvey olsa bile), bekâr ebeveynle yaşayan akranları ile karşılaştırıldıklarında, sosyal ve bilişsel gelişimleri, güvende hissetme duyguları daha yüksek, annelerine daha iyi davranmaktalar ve daha az davranış sorunu yaşamaktalar (Clarke-Stewart, Vandell, McCartney, Owen, Booth, 2000)
  • Üst düzeyde asosyal olan babaların çocuklarıyla aynı ortamda bulunma süreleri arttıkça, çocukların gelişimsel sorun yaşama oranları da artmakta (burada baba ile çocuğun aynı ortamda bulunması ile kastedilen, örneğin bir odada aynı anda bulunmaları ama hiç etkileşime girmemeleri, konuşmamaları, oynamamaları vs.) (Jaffee, Moffitt, Caspi, Taylor, 2003)
  • Zor mizaçlı bir çocuk evliliği olumsuz etkilemekte ve babaların ebeveynlik arzusunu azaltmakta (Leve ve ark, 2001)
  • Babaların ilgisi ile çocukların zekâ düzeyleri arasında ilişki bulunmakta (Radin, 1976; Fagan, Iglesias, 1999)
  • Akranları ile karşılaştırıldığında daha ilgili bir babaya sahip çocuklar, eğitsel faaliyetlere daha fazla katılmakta (müze gezisi gibi) ve çevresindeki kaynaklara daha kolay ulaşabilmekte (gönüllülük faaliyetlerinden, kişisel gelişimi destekleyen kuruluşlardan haberdar olma ve bunlara katılma gibi)
  • Baba ilgisi, okul deneyimini daha kaliteli ve öğrenime daha uygun hale getirme, öğretmen ve idarecilerin çocuğun derslerinde veya davranışlarında bir sorun gördüklerinde daha hızlı müdahale edebilme anlamlarında, çocuğun okulla ilişkili durumlarının daha iyi düzenlenmesini sağlamakta
  • Babalar ilgili olsa bile anneye oranla çocukla daha az vakit geçirmekte. Bu durum babanın çocuğun sözsüz (işaret ve mimikli iletişim) iletişimlerini daha az anlamakta ve çocuktan kendisi evde yokken yaptıklarını daha net ifade etmelerini istemekte. Babalar çocuklarını daha iyi anlayabilmek için daha fazla “N” soruları (Ne, Nerede, Ne zaman, Nasıl, Neden) sormakta. Bu durum çocuğun kendisini babasına anlatabilmek adına sözlü iletişim kurabilmek için daha fazla çabalamasını sağlamakta. Bunun getirisi olarak çocuğun sözlü ifade becerilerini geliştirmekte, çocuk daha fazla sözcük dağarcığına sahip olmakta, daha uzun cümleler kurmakta ve sözlü iletişimi babayla etkileşimdeyken daha fazla kullanmakta (Rowe ve ark, 2004)
  • Babaların kullandığı eğitim stratejileri, anneninkilere oranla, daha yüksek bilişsel seviye gerektirmekte, bu durum çocuğun bilişsel gelişimini etkilemekte (Laakso, 1995)
  • Çocukluk dönemi boyunca babası ile yakın olan çocukların, akademik ve mesleki başarısı daha yüksek (Amato, 1994)
  • Çocuğun bakımıyla ilgilenen babalar, çocuğun hem okulda hem de sosyal yaşamda daha başarılı olmalarını sağlamakta (Radin, Williams, Coggins, 1994)
  • Anneleriyle güvene dayalı ilişkisi olan ergenler, ebeveynleriyle daha uyumlu ilişkiler kurarken; babalarıyla güvenli bağlılığı olan ergenler, akranlarıyla daha uyumlu ilişkiler kurmakta (Ducharme, Doyle, Markiewicz, 2002)
  • Ergenlik döneminde anne ve babasından şefkat görenlerin; yetişkinliklerindeki ilişkileri, sosyalleşmeleri, özel ilişkilerinden duydukları tatmin daha olumlu ve yüksek, ilişkilerindeki çatışma oranı düşük (Burns, Dunlop, 1998).
  • Ebeveynleri tarafından cesaretlendirilmeyen çocuklar, genç yetişkinlik döneminde zayıf ilişkiler kurmakta (Hill, Kondryn, Mackie, McNally, Eden, 2003)
  • Çocuklukta fiziksel cezalandırma doğrudan ve dolaylı olarak (ergen ve genç yetişkinleri sorunlu davranışlara yönelterek), yetişkinlikte özel kadın partnere şiddet uygulama olasılığını artırmakta (Swinford, DeMaris, Cernkovich, Giordano, 2000)
  • Kendilerini babalarına yakın hisseden, onlarla sıcak ilişkisi olan erkek çocukların, ileride romantik ilişkilerindeki tatminleri yüksek (Möller, Stattin, 2001); boşanma oranları düşük (Risch, Jodl, Eccles, 2004)

Bu yazının çoğunluğu “Çocuğunuzun Hayatında Babanın Etkisi” kitabından doğrudan alınmış ve kitabın özeti yapılmştır, bir kısmı anlaşılırlığı artırmak adına düzenlenmiş, çok küçük bir kısım olarak da mesleki bilgi aktarılmıştır.

Bu kitabı ebeveynlere ve alan dışındaki kişilere tavsiye etmiyorum. Kitap bilgi dolu olması açısından çok iyi. Ancak ebeveynlerin ve alan dışındaki kişilerin anlayabileceğinin çok çok üzerinde bilgi içeriyor. Ayrıca çevirisi çok kötü ve yazım hatalarıyla dolu. Eğer babalarla ilgili araştırma yapan bir araştırmacı, uzman vs iseniz fikir sahibi olmak için okuyabilirsiniz. Yine de yazarın araştırmasının orijinal makalesini okumanızı tavsiye ederim.

Sağlıcakla…

benkendimkendikendime

Çözümler

  • Hasta: Bir derdim var doktor hanım. Kime anlattıysam anlamadı.
  • Doktor: Nedir derdiniz?
  • H: Her yılın bir ayı suyun altında yaşıyorum ben!
  • D: Suyun altında yaşamakla ne kastettiğinizi biraz daha açıklayabilir misiniz?
  • H: Metafor yapmıyorum. Suyun altında yaşamak dediğimde gözünüzde ne canlanıyor? İşte onu kastediyorum.
  • D: Suyun içine giriyorsunuz; suyun altında görebilmek ve nefes alabilmek için gözlük ve şnorkel takıyorsunuz. Doğru mu anladım?
  • H: Hayır doğru değil. Yani, daha doğrusu, suyun içine girdiğim ve içinde kaldığım kısım doğru. Ancak alet edevatım yok, bahsettiğiniz gibi gözlük ve şnorkel takmıyorum.
  • D: Gözümde canlandırmaya çalışıyorum… Herhangi bir araç kullanmadan suyun altına giriyorsunuz ve bir ay boyunca suyun altında yaşıyorsunuz. Doğru mu anladım?
  • H: Evet, doğru anladınız.
  • D: Peki o zaman bana anlatabilir misiniz? Suyun altındayken nasıl nefes alıyorsunuz?
  • H: Bilmiyorum.
  • D: Dakikada bir başınızı sudan çıkarıyorsunuzdur büyük ihtimalle.
  • H: Hayır, çıkarmıyorum.
  • D: Peki, tamam, başınızı sudan çıkarmıyorsunuz! Nasıl nefes aldığınız konusunu bir kenara bırakıyorum, daha sonra konuya tekrar dönüp konuşuruz. Madem öyle, bana suya neden girdiğinizi anlatın.
  • H: Düşünmek için. Daha doğrusu… Nasıl açıklayacağımı tam bilemiyorum. Suyun içerisindeyken düşündüğüm doğru. Ancak bu eylemimin düşünmekten daha farklı bir amacı var. Buna amaç denilebilir mi onu da tam bilemiyorum. Bu bir oluş hali gibi. Şöyle ki… Yılın on bir ayı cıvıl cıvıl biriyim. Arkadaşlarımla görüşürüm, oldukça sosyalimdir; sinemaya, tiyatroya giderim, kitap okuma, fotoğraf kulüplerine katılırım, işimden memnun bir şekilde çalışırım, aklımı işime kolaylıkla verebilirim, iş arkadaşlarımla aram iyidir, keyfim yerindedir… Ancak yılın bir ayı, tam tarih vermek gerekirse yirmi sekiz Eylül ila yirmi sekiz Ekim arasında kendime çekilirim. Şimdi siz kendime çekilmemin ne demek olduğunu da soracaksınızdır. Yani, içimde bir ses –kuvvetle muhtemel ki iç sesimdir, başka ne olabilir? – beni kapanmaya zorluyor. Bu, öyle bir güç ki dış dünyadan soyutlamak zorunda kalıyorum kendimi. Evimde küçük bir yüzme havuzum var; üçe beş metre. Malum, Ankara’nın yaz sıcağı çekilmiyor. Boş ve sıcak zamanlarda biraz rahatlamak için yaptırmıştım.
  • D: Antalya mı burası Haldun Bey, Ankara’da nerede böyle sıcak!?
  • H: Rica ediyorum lafımı kesmeyin!
  • D: Özür dilerim! Buyurun…
  • H: Gelin görün ki son beş yıldır sadece sıcak yaz günlerinde değil, sonbaharın kışa dönen günlerinde de kullanmaya başladım ben bu havuzu.
  • D: Lütfen izin verin bir özetleyeyim; son beş yıldır, Ankara’nın bunaltıcı yaz sıcaklarında biraz olsun serinlemek niyetiyle yaptırdığınız üçe beş metrelik havuzunuza, her yıl yirmi sekiz Eylül’de giriyorsunuz, bir ay boyunca, yani yirmi sekiz Ekim’e kadar, nefes almanızı sağlayacak herhangi bir araç gereç kullanmadan suyun altında kalıyorsunuz, bu durum isteğiniz dışında oluyor, yani bir güç sizi dış dünyadan soyutlanmanız için bunu yapmaya zorluyor, suda kaldığınız – yaşadığınız da denilebilir aslında- bir aylık süre boyunca düşünüyorsunuz ve bu sürenin sonunda, yani yirmi sekiz Ekim’de, tekrar suyun dışına çıkıyor, karaya ayak basıyorsunuz. Doğru anlamış mıyım?
  • H: Çok doğru anladınız doktor hanım.
  • D: Bu durumun son beş yıldır böyle olduğunu söylediniz. Beş yıl önce önemli bir olay mı yaşadınız?
  • H: Evet doktor hanım. Öldüm!
  • D: Beş yıl önce öldünüz mü!?
  • H: Evet doktor hanım. Beş yıl önce öldüm.
  • D: Şu anda sizinle konuşuyoruz… Ve yaşıyor gibi görünüyorsunuz!
  • H: Evet şu anda yaşıyorum.
  • D: Bu nasıl oluyor? Beş yıl önce öldüğünüzü ve şu anda da yaşadığınızı söylüyorsunuz – ki yaşadığınızı ben de görüyorum. Bunu açıklar mısınız?
  • H: Tabii ki doktor hanım. Beş yıl önce ölmüştüm. Sonra dirildim.
  • D: Nasıl ölmüştünüz?
  • H: Beş yıl önce intihar ettim. Bir çukur kazdım ve gömdüm kendimi.
  • D: Kendinizi neden öldürdüğünüzü anlatabilir misiniz?
  • H: Tabii ki anlatabilirim doktor hanım. Ancak bunu anlatabilmem için on yıl öncesine gitmem ve orada olanları anlatmam gerekiyor.
  • D: Buyurun, sizi dinliyorum.
  • H: Şarkıcıydım ben. Bundan on yıl önce birkaç gece kulübünde sahne alıyordum. O gün yine sahneye çıkıp şarkılarımı söyledim. Yaklaşık iki saat sonra sesimi duymamaya başladım. Şarkıyı söylemeye devam ediyordum, farkındaydım, ağzımı kıpırdatıyor, ritim ile birlikte nefes alıp veriyor, şarkı söylermiş gibi fiziksel güç sarf ediyordum. Çevredeki insanlara baktım, kimisi kendi halinde takılıyordu, kimisi şarkıya eşlik ediyordu. Anladım ki çevreye yansıyan bir durum yoktu. Tuhaflık bendeydi. Zaman her zamanki gibi akıyordu. Nasıl olduğunu bilemeden şarkıyı bitirdim. Dinleyicilerden özür diledim ve sahneden indim.

Birden doğruldu yaslandığı koltukta, öne eğildi, dirseklerini dizlerinin üstüne koydu, başını da ellerinin arasına aldı. Heykel gibi kaldı. Sustu uzunca bir zaman. Kime göre uzunca bir zamandı o anda bilinemedi. Uzaktan bakınca doktor için zaman geçmek bilmiyor gibiydi. Ancak Haldun Bey kendisine geldiğinde anlaşıldı ki doktorun yelkovanı geride kalmış ya da Haldun Bey’inki ilerlemiş. Nereden baksan bir saat fark vardı doktor hanımla Haldun Bey’in saati arasında. Yine de zaman hızlı geçmiş diye düşünebiliriz. Çünkü Haldun Bey koca bir on yılı sığdırmıştı kendi saatine göre altmış, doktor hanıma göre beş dakikaya denk gelen zaman dilimi içerisine.

Haldun Bey ruhunda gördüğünde bu on yılı, bir saman balyası alev aldı. Sıcak bastı birden ortalığı ve aynı anda duman doldurdu odaları. Kaçmaya çalıştıkça Haldun Bey, “Yolu yok, belli ki boğulacağım.” diye düşündü. Herkes bilir ki ateşi söndürmezsen ya yanarsın ya da dumanında boğulursun. Haldun Bey henüz genç olduğunu düşündü ölmek için. Öksüre öksüre döndü gerisin geriye, içe doğru; dumanın içine, ateşin içine… Gözleri yanıyordu dumandan. İçi sıkışıyordu. İlerledikçe göğsü de ağrımaya başladı. Nasıl bir ağrımaydı bu? Onca zaman karanlıkta yaşıyormuşçasına bir ağrımaydı. Gök ve toprak mütemadiyen griymişçesine, ikisi bir taraftan sıkıştırıyormuşçasına, eli kolu kalkmıyormuşçasına bir ağrımaydı. Hâlbuki pek de öyle gelmemişti Haldun Bey’e dünya zamanında yaşarken. Şimdi ruh zamanına girdi diye mi böyle olmuştu? Alıştı yine de dumana. Geçen on yıla alıştığı gibi. Bir yarasa topluluğu uçuştu dumanın içerisinden. Kim bilir daha neler vardı bu dumanın içerisinde. Henüz alevlerin yakınına bile gelememişti ki söndürmenin bir hal yolunu bulsun. Bir taraftan yanıyor bir taraftan tütüyordu saman balyası. Yanmak ve tütmek iyidir diye düşündü sonra. Yanmak patlamadır en nihayetinde. Tuttukların patlar önce. Bundan çıkar zaten yangınlar. Hiç gitmemiş, zoraki gömülmüş, nicedir yüzeye çıkmayı bekleyen bir düşünce, geçmişten gelivermiştir ansızın. Düşe düştüğünde yeniden, aniden, işte bir kıvılcım çakar orada o düşünceden. Kurcalamaya başlarsın kıvılcımı ve on yıldır beklediği fırsatı bulmuş gibi parlayıverir, alev alır. Yangın oluverir en sonunda. Haldun Bey yangına yakalandı doktor hanımın odasında. Daha yarım saat önce suyun dibinde yaşadığını anlatan Haldun Bey, “Yangın iyidir.” diye söyledi doktor hanıma, yeter ki dumandan boğulmayalım. On yıldır içine bastırdığı samanlar yüzünden oldukça şişmiş olan Haldun Bey daha fazla şişemeyecek bir noktaya geldiğinde bir gece vakti çukur kazdı bahçesine. Çukur kazma işi zordur diye düşünmüştü başlarken ama ne kadar hızlı kazdığını gördüğünde kendisi de şaşırmıştı. Zannetmişti ki samanları toprakla buluşturursa rahatlar. Öleceği hiç aklına gelmemişti. O gece o çukurda öldü Haldun Bey. Sonradan duyduğuna göre yokluğunu fark eden veya intiharına saygı duyan (dışarıdan intihar olarak görünmüştü demek ki) üç beş kişi olmuş. Yıllar sonra artık başkası olduğunu söyleyen biri olmuştu. İki yıl sonra topraktan kalktı Haldun Bey. Gözlerini açtı yavaş yavaş. Üzerindeki toprağı silkeledi. Yokladı bedenini kabaca. Şişliği inmişti inmesine. Gel gör ki içinden bir koku geliyordu. Ağzını her açışında çürümüş saman kokusu buram buram dışarı çıkıyordu. Küfretti Haldun Bey. Bunca yıl sonra dirildim. Niyetim ölmek değildi lakin madem ölmüştüm, bari samanlar toprağa karışmış olarak dirilseydim. Yazık ki çürümüşler. Düşündü taşındı Haldun Bey; her türlü pislik en iyi yıkamayla temizlenir. Kalktı çukurdan ve yeniden kazmaya başladı. İyice genişletti çukuru. Havuza dönüştürdü. Topraktan kalktığından beri her yılın bir ayı bu sefer de suya yatırır Haldun Bey içini.

Introduce Yourself (Example Post)

This is an example post, originally published as part of Blogging University. Enroll in one of our ten programs, and start your blog right.

You’re going to publish a post today. Don’t worry about how your blog looks. Don’t worry if you haven’t given it a name yet, or you’re feeling overwhelmed. Just click the “New Post” button, and tell us why you’re here.

Why do this?

  • Because it gives new readers context. What are you about? Why should they read your blog?
  • Because it will help you focus your own ideas about your blog and what you’d like to do with it.

The post can be short or long, a personal intro to your life or a bloggy mission statement, a manifesto for the future or a simple outline of your the types of things you hope to publish.

To help you get started, here are a few questions:

  • Why are you blogging publicly, rather than keeping a personal journal?
  • What topics do you think you’ll write about?
  • Who would you love to connect with via your blog?
  • If you blog successfully throughout the next year, what would you hope to have accomplished?

You’re not locked into any of this; one of the wonderful things about blogs is how they constantly evolve as we learn, grow, and interact with one another — but it’s good to know where and why you started, and articulating your goals may just give you a few other post ideas.

Can’t think how to get started? Just write the first thing that pops into your head. Anne Lamott, author of a book on writing we love, says that you need to give yourself permission to write a “crappy first draft”. Anne makes a great point — just start writing, and worry about editing it later.

When you’re ready to publish, give your post three to five tags that describe your blog’s focus — writing, photography, fiction, parenting, food, cars, movies, sports, whatever. These tags will help others who care about your topics find you in the Reader. Make sure one of the tags is “zerotohero,” so other new bloggers can find you, too.

Introduce Yourself (Example Post)

This is an example post, originally published as part of Blogging University. Enroll in one of our ten programs, and start your blog right.

You’re going to publish a post today. Don’t worry about how your blog looks. Don’t worry if you haven’t given it a name yet, or you’re feeling overwhelmed. Just click the “New Post” button, and tell us why you’re here.

Why do this?

  • Because it gives new readers context. What are you about? Why should they read your blog?
  • Because it will help you focus your own ideas about your blog and what you’d like to do with it.

The post can be short or long, a personal intro to your life or a bloggy mission statement, a manifesto for the future or a simple outline of your the types of things you hope to publish.

To help you get started, here are a few questions:

  • Why are you blogging publicly, rather than keeping a personal journal?
  • What topics do you think you’ll write about?
  • Who would you love to connect with via your blog?
  • If you blog successfully throughout the next year, what would you hope to have accomplished?

You’re not locked into any of this; one of the wonderful things about blogs is how they constantly evolve as we learn, grow, and interact with one another — but it’s good to know where and why you started, and articulating your goals may just give you a few other post ideas.

Can’t think how to get started? Just write the first thing that pops into your head. Anne Lamott, author of a book on writing we love, says that you need to give yourself permission to write a “crappy first draft”. Anne makes a great point — just start writing, and worry about editing it later.

When you’re ready to publish, give your post three to five tags that describe your blog’s focus — writing, photography, fiction, parenting, food, cars, movies, sports, whatever. These tags will help others who care about your topics find you in the Reader. Make sure one of the tags is “zerotohero,” so other new bloggers can find you, too.

Introduce Yourself (Example Post)

This is an example post, originally published as part of Blogging University. Enroll in one of our ten programs, and start your blog right.

You’re going to publish a post today. Don’t worry about how your blog looks. Don’t worry if you haven’t given it a name yet, or you’re feeling overwhelmed. Just click the “New Post” button, and tell us why you’re here.

Why do this?

  • Because it gives new readers context. What are you about? Why should they read your blog?
  • Because it will help you focus your own ideas about your blog and what you’d like to do with it.

The post can be short or long, a personal intro to your life or a bloggy mission statement, a manifesto for the future or a simple outline of your the types of things you hope to publish.

To help you get started, here are a few questions:

  • Why are you blogging publicly, rather than keeping a personal journal?
  • What topics do you think you’ll write about?
  • Who would you love to connect with via your blog?
  • If you blog successfully throughout the next year, what would you hope to have accomplished?

You’re not locked into any of this; one of the wonderful things about blogs is how they constantly evolve as we learn, grow, and interact with one another — but it’s good to know where and why you started, and articulating your goals may just give you a few other post ideas.

Can’t think how to get started? Just write the first thing that pops into your head. Anne Lamott, author of a book on writing we love, says that you need to give yourself permission to write a “crappy first draft”. Anne makes a great point — just start writing, and worry about editing it later.

When you’re ready to publish, give your post three to five tags that describe your blog’s focus — writing, photography, fiction, parenting, food, cars, movies, sports, whatever. These tags will help others who care about your topics find you in the Reader. Make sure one of the tags is “zerotohero,” so other new bloggers can find you, too.